Sonbahardan çalınan iki yaz günü sizi tamamen yeniler, kendinize getirir. Bu iki yaz gününü yaşamadan kışa giremezmişim dersiniz. :) O upuzun yaz aylarından daha çok içinize işler, aklınızda yer eder. Yılın son yaz tatili, en güzeli, en mutlusu.. İşte böyle bişeydi benimki de..
Kabataş'tan şehir vapuruyla serin, tatlı bir yolculuktan sonra bir saatte adaya varıyorsunuz. Önce Kınalı adasına uğrayan vapurdan oraya bir göz atıp, Burgazada'da inmeden önce acaba Heybeliye mi gitseydik diye gözünüz oraya ilişiyor. Ama sonra Burgazada'nın tadını çıkarırken Heybeli'nin yemyeşil manzarasından nasiplenmek daha cazip geliyor..
Piazza Del Duomo meydanından başlıyoruz Milano gezimize. Metro istasyonundan çıkar çıkmaz bizi Duomo di Milano Katedrali karşılıyor. Bu muhteşem katedral bizi adeta büyülüyor. Avrupa'nın bir çok şehrinde olduğu gibi burda da birbirinden güzel mimarisi olan yapılar çıkıyor karşımıza.
Gelin önce sabah erkenden, havada tatlı bir serinlik varken şööyle salınalım sokaklarda.. Her köşesinde ayrı bir kahve molası verme isteği uyanıyor insanın içinde. Ada'da olmak özgür olmakla eşdeğer sanki. Rüzgar istediği gibi esiyor orda, kimse kızmıyor saçlarını savuran bu serin esintiye.
'Salt in the air sand in my hair' felsefemizle Bozcaada'dayız..
Berlin'e indik, otele geldim, camımı açtım, miss gibi ağaç ve yağmur kokusunu içime çektim ve üstümü değiştirip çıktım. Resepsiyondan Berlin haritasını aldım, gerekli metro duraklarını işaretledik. Pespembe şemsiyemi açtım, yağmuru özlemişim.